İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yarım Kalan Yazı

Tahmini Okuma Süresi: 3 dakika

Hüzün çok sahici bir duygudur. Gizlenmesi zordur, bir şekilde kendisini dışa vurur. Sussanız gözünüz haykırır, kaçsanız gölge gibi peşinizden gelir. Bu güçlü duyguyla başa çıkamayanlar için hayat bütünüyle doğum sancısı gibidir. Soluk keser, boğaz düğümler, saç beyazlatır, gözaltına torbalar kondurur yüze orantısız çizgiler oturtur. Ama hüznü sever, sahiplenir, onun sahiciliği ile yüzleşir ve saygı duyarsanız her sancı sonrası olgunluğa bulanmış bir tazelenme yaşarsınız.

Hüznün kendine has bilgeliğini içselleştirdi mi bir kez insan, en olmadık yerde en olmadık zamanda hüznü arar. Bazen uzun bir yolculukta yol kenarında bakir kalmış bir evin sarı lambasında hüznü arar. Ucu görünmez yolun kenarında koca tarlanın içinde kimsenin bilmediği, herkesin kenarından geçip dokunmadığı o sarı lambalı evin içindeki yalnızlığı düşünür ve hüzünlenir. Yahut bir düğünün en coşkulu yerinde karanlıkta kalan arka masalardan birinde kendinden, hüznünden uzaklaşmaya çalışan insanların aynı ritim içinde bir ayinde kayboluşlarına bakar hüzünlenir.

Hüzün o kadar çok yerde ki, onu görmemek için ya tüm dünyaya olağanca yüzeysellikte bakmalı insan, ya da bu ne idüğü belirsiz koşturmacaya kapılmalı. Çalışmalı, çalışmalı, düşünmeden durmadan duraksamadan çalışmalı, birazcık uyumalı sonra tekrar çalışmalı, yorulunca iki soluklanıp sonra tekrar çalışmalı. Evet, işte o zaman hüzne yer kalmayacak. Tabi hayata da… Çoğumuz hüzünden kaçarken hayattan, hayattan kaçarken kendinden kaçıyor. Kaçarken kendine de duygulara da hayata da yabancılaşıyor. Sosyal medya yabancılaşmamızı meşrulaştırdığımız, gerçeklikten ardımıza bakmadan kaçtığımız toplu bir hipnoz alanı gibi. Elimizdeki telefondan baktığımızda insanlara, hüzün neredeyse hiç yok. Peki, nerede sabah ekmek kuyruğunda, üşüyen elini yanında getirdiği torbaya sokarak ısınmaya çalışan adam? Nerede gençliğinin en güzel çağının en güzel zamanlarının en güzel 12 saatini her gün kıymet bilmez bir patrona kiralayan genç kadın? Nerede ucu görünmez karayolunun kenarında herkesin unuttuğu sarı lambalı ev?

Her şeyi bir kenara bıraktım. Ölüm denen acı gerçek, yeteri kadar sahici değil mi? Geriye kalan tüm hüzünleri korkusuzca sahiplenmek için yeterli bir sebep değil mi? Birbirimize pazarlamaya çalıştığımız tüm yalanların üzerini örtmeye yetecek en büyük gerçeklik değil mi?

***

Tıpkı ben bu yazıyı yazarken aldığım genç bir insanın ölüm haberinin bu yazıyı da, bu yazıda bahsettiğim tüm hüzünleri de anlamsızlaştırması gibi… Ölüm başlı başına herkesi susturan güçte bir acıyken, gencecik bir insanın erken vedası herkesi ve her şeyi buza kesiyor. Her neyden bahsediyorsa insan bir anda anlamsızlaşıyor ve susuyor. Yazıyı da baştan sona silmek istedim ama sonra hep birlikte bu anlamsızlığı yüklenelim, hep birlikte yutkunalım istedim. Güzel ailesinin yüklenmek zorunda kaldığı tarifsiz acıyı, bir nebze duyalım istedim.

Mekânın cennet olsun Atakan Eyüpoğlu…

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir