İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

VELEV Kİ ÖĞRENCİ DEĞİLİZ, VELEV Kİ İŞÇİ DEĞİLİZ

Tahmini Okuma Süresi: 3 dakika

İşçi sağlığı ve güvenliği için bir işçinin iş cinayetine kurban gitmesini, kıdem tazminatını konuşmak için işten çıkarılmayı, sağlıksız çalışma koşullarını konuşmak için hastanede solunum cihazına bağlanmayı, insanın sosyal hayatını ve aile ilişkilerini bitirme noktasına getiren çalışma saatleri için ise muhtarlığa bırakılan boşanma kağıdını bekliyoruz. Daha da kötüsü, bu sorunlar yalnızca o sorunun muhatabı işçinin sorunuymuş gibi bir hisse kapılabiliyoruz. Toplumsal ilişkiler bu denli iç içe geçmişken, “toplumun bir kesiminin sorunu” diye bir şey de söz konusu olamaz. Nasıl ki Çin’de görülen bir virüs dünyanın her bölgesini etkiliyorsa, bu toplumun içinde de bir fabrikada bir işçinin uğradığı bir hak kaybı hepimizi ilgilendiriyor. Aynı şekilde kazandığı her hak ise hepimize umut oluyor, yol gösteriyor.

 Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım olarak atanan rektöre öğrencilerin karşı çıkması ve üniversitesine sahip çıkması, hakkını savunması nasıl ki sadece öğrenciler için değil, toplumun her kesiminden mağdur insanlar için bir umut ışığı oluyorsa, fabrika önünde “bu iş yerinde grev var” pankartı ile direnip hakkını alan her işçi de tüm yurttaşlar için bir umut oluyor. Bu anlamda işçilerin hak arama mücadelesinde öğrencilerin yanında yer almasında, öğrencilerin işçi grevlerinde bulunmasında, beyaz yakalıların HES mağduru köylülerin yanında olmasında abes bir durum yoktur. Boğaziçi’nde öğrencilerin direnişlerini “orada öğrenci olmayanlar da var” diyerek bunu şaşılacak, korkulacak, komploya gerekçe gösterecek bir durum gibi sunmaya çalışan havuz medyasının derdi açıktır. İstiyorlar ki herkes kendi derdi ile boğuşsun, bir başkasının derdi ile dertlenmesin, küçük ve marjinal gösterilmeye müsait bir konumda kalsın… Kalsın ki mücadeleleri baskı ve iftiralarla hemencecik sönümlensin. Aynı anlayışla her 1 MAYIS’ta alanlarda toplanan binlerce insanı “bunlar işçi değil” diyerek ayrıştırmaya çalışması da bu sebepten. Adında “emek ve dayanışma” geçen bir bayrama dayanışma ruhu ile gelen insanları bile ayrıştırma derdine düşüyorlar. Çünkü bildikleri, anladıkları tek iş bu. Küresel ölçekteki örnek aldıkları ağabeylerinden öğrendikleri de bu “böl, marjinalize et ve yok et”.

İşçi sağlığı ve güvenliğini fabrika duvarlarına asılan uyarı tabelalarından ibaret gören anlayış değişine kadar, “esnek çalışma saatleri” adı altında insanın fıtratına aykırı çalışma saatleri değişene kadar, yoksulluk sınırının altında asgari ücret dayatması değişene kadar, öğrencilerin söz hakkı olmadığı üniversite yönetimleri değişene kadar, köylülerin bağı bahçesi, deresi, tarlası yandaş şirketlere değil köylüye verilene kadar hep beraber dayanışacağız. Dayanışmak zorundayız.

Biz, emeğinden başka serveti olmayan, çoğunluk olduğu halde dayatmalara ve baskılara maruz kalan insanlar olarak, çok olmaya, dayanışmaya, iş kolu gözetmeden, kentli-köylü gözetmeden, beyaz yaka mavi yaka ayrımı yapmadan, ırk, din, dil ayrımı yapmadan tüm hak arayıcısı emekçilerin heyecanını paylaşıyoruz.

Köyünde deresini koruyan amcanın sırtına inen jopu, üniversitesine sahip çıkan öğrencinin kapısına vurulan kelepçenin soğukluğunu, yerde tekmelenen madenci yakının karnındaki sancıyı, fabrika önünde hakkını arayan işçinin üşüyen ellerini hissedebiliyoruz. Onlar istedikleri kadar “şunların şurada ne işi var, bunlar neden şunlarla” diye yaygara koparsınlar, bizler “velev ki öğrenci değiliz, velev ki işçi değiliz” diyerek, hayatın her alanında var olmaya devam edeceğiz. Hayatı var eden emek ve bizler emekçiyiz.

Hanifi Aktaş

(Evrensel Gazetesi'nde yayımlanan yazı)

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir