Köy Enstitüleri Üzerine-3

Tahmini Okuma Süresi: 4 dakika

Enstitülerin siyah beyaz fotoğraflarında gülümseyen köylü çocukların samimi çabaları ve aydınlık yüzlerine ithafen yazdığım “Köy Enstitüleri Üzerine” yazı dizisinin son bölümüne geldik nihayet.

Kısa süren eğitim hayatına rağmen toplumun hemen her alanında iz bırakan enstitüler her şeyden önce eğitim ve yaşamın paradigmalarını birleştirmiştir. Öğrenme ve hayatın gerçekliğini aynı tencerede ve kıvamında karıştırmayı başarmıştır. İlk iki yazıda bunun örneklerini keşfettik. Fakat bu yazıda Enstitü üzerine oturaklı, iftiraya dayanmayan eleştirileri de değerlendirmeye çalışarak bir senteze varmaya çalışacağım.

Enstitülere yönelik “ahlaksızlık yuvası, komünizm ocağı” türünden eleştirilerin içinin boş olduğunu ve eleştirilerin esas sebeplerine değindim. Fakat içi boş olmayan tutarlı eleştiriler de var elbette. Mesela enstitülerin kurulduğu dönem itibarıyla ve içinde bulunduğu genç Cumhuriyetin gerçeklikleri ile de bağlantılı olarak tepeden inme modernizm ve katı aydınlıkçı yapısı ve romantizme varan köy/köylü güzellemeleri başlıca eleştiriler olarak göze çarpıyor. Bu eleştiriler elbette dikkate değer ve de gerçeklik payları yadsınamaz. Dönemin hakim ideolojisi olan ve “Kemalizm” olarak adlandırılan Modernist ve Aydınlanmacı anlayışın, köylü sınıfı için biçtiği rolün enstitüler aracılığı ile yaygınlaştırılmaya çalışıldığı da bir gerçek. Oluşturulmak istenen modernist ve aydınlanmacı köylü profilinin zaman zaman Anadolu’nun binlerce yıllık değerleri ile çatıştığı da bir gerçek. Bu çatışma esasen normal ve belki de olması gereken bir durumdu. Neticesinde çatışma olmadan bir senteze ulaşmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Enstitülerin ömrü yeteri kadar uzun olsaydı tahminimce bu çatışmalardan sağlıklı bir sentez oluşacak ve denge sağlanacaktı ama maalesef olmadı.  Avrupa’da Hitler ve Mussolini gibi faşist iktidarların oluşturduğu atmosfer mecut durumdaydı. Tabi Türkiye’de de devlet partisi olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin dönemin ruhuna uygun, tekçi anlayışlardan kurtulamamış olması elbette enstitülerin köylü politikalarına da sirayet etmiştir. Fakat tüm bu eleştirel yaklaşımlara rağmen, enstitülerden mezun olan köylü gençlerin çok farklı alanlarda önemli başarılara imza atmış olduğu da gerçek.

 Eleştirilerde haklılık payı olsa da ortaya çıkan sonuç eleştirileri gölgede bırakmaya yetiyor da artıyor bile. Ayrıca enstitüyü eleştiren çeşitli ideolojilere sahip insanların henüz daha iyi bir projeyi hayata geçirememiş olması da göz önünde bulundurulmalıdır. Keşke eleştirilerde belirtilen eksiklikler tamamlanıp, çağın şartlarına uygun şekilde tekrardan benzeri ya da alternatifi bir proje ortaya konulsaydı. O zaman eleştiriler de somut olarak yerini bulmuş olurdu. Eleştirmek bazen yapılabilecek en kolay yol, fakat eleştirilen olay ve olgulara alternatifler geliştirmek, bir anti tez oluşturmak gerçekten zor. Oysa ki daha anlamlı ve yapıcı olanı da bu diye düşünüyorum.  

Bu sebepten ötürü ilk iki yazıda köy enstitülerini elimden geldiğince savundum. Bundan sonra da savunmaya devam edeceğim. Dönemin ve ülkenin o dönemdeki şartlarını da göz önünde bulundurarak yapılan, bir temeli ve yapıcılığı olan her eleştiriyi ise elbette dikkatle incelemekte fayda var. Fakat daha iyisi yapılana kadar enstitülerin mirasına ve öğretilerine sahip çıkmak, toprağı işleyenlerin sessiz çığlığına ve kimsesizliğine ses olmaya çalışmak hepsinden daha önemli.

Tabi ki artık köy nüfusunun, enstitü zamanında olduğu gibi toplumun büyük çoğunluğunu oluşturmadığı gerçeğini de kabul etmek gerekiyor. Bu yüzden kentin kenar mahallelerinde çocuk yaşlarında, torna tezgahında ve atölyelerde hayat mücadelesine başlayan işçi çocuklarını da kapsayacak bir proje geliştirmekte fayda var. Toplumun dezavantajlı sınıflarına öncelik tanıyarak her kesime yayılacak yeni bir eğitim seferberliğine duyulan ihtiyaç, her zamankinden daha fazla.

Enstitüler hastalıklı bir dönemin adeta fikri bir aşısı oldu. Aşının yan etkileri vardı elbette fakat önlediği tehlike kanserdi. Yan etkisi ise baş ağrısı. Bu haliyle önümüzde üç seçenek duruyor. Ya başım ağrımasın diyerek kansere razı gelmek, ya kansere razı gelmeyip baş ağrısına göz yummak ya da ne kanser ne baş ağrısı deyip ikisine de çözüm olacak bir aşı geliştirmek…

Biz üçüncü yolu henüz keşfedemedik. Geçmişten gelen hastalıklı fikirleri kalıtımsal olarak, yeni gelen nesillere aktardığımız sürece de çözümden ve yeni keşiflerden uzaklaşıyoruz. Öncelikle ideolojik bağnazlıklardan sıyrılıp, bilimsel, doğayla ve yaşamın pratikleri ile uyumlu, eleştiriye ve yeniliklere açık bir eğitim sistemini köylerde ve kentlerde tekrardan hayata geçirmek gerekiyor.  

Enstitülerin siyah beyaz fotoğraflarında gülümseyen köylü çocukların ötesine geçemedik, fakat geçeceğimiz günlerin ümidini taşımaktan da vazgeçmedik.

Anılarına saygı ile…

(16.04.2021 tarihinde mevzuhaber.com sitesinde yayımlanan yazı)

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Köy Enstitüleri Üzerine-3